Mahallenizde bir tur atın. Gözünüzü dört açmanıza gerek yok, o zaten orada. Garaj kapılarında, dükkan girişlerinde, pencerelerin o ağır kepenklerinde hep aynı şekil kendini tekrar ediyor. İç içe geçmiş dikdörtgenler, kenarları pahlanmış orta bölümler ve her şeyi derleyip toplayan o sert çerçeve. Birçok kişi bu geometriyi sadece bir süs sanıp yanından geçer. Aslında marangozluğun en büyük krizlerinden birine, ağacın engellenemeyen deformasyonuna karşı bulunmuş bir çözümdür. Ağaç her zaman şekil değiştirmeye meyilldir. Nemi çeker, şişer; kurur, büzülür. Üstüne dünyanın boyasını da sürseniz o genleşmekten, bükülmekten, bulunduğu yeri patlatmaktan vazgeçmez. İşte bu panel, tam da o vahşi doğanın disiplin altına alındığı, malzemenin serbestçe nefes alırken yerinden kıpırdamadığı akıllıca mühendislik çözümünün vücut bulmuş halidir.

enter image description here

Ağaç hareket eder. Bu bir tercih değil, biyolojik bir yazgıdır. Havadaki nemi içine çeker ve şişer. Hava kuruduğunda ise suyunu kaybedip büzülür. Bu döngü bitmez. Üzerini kat kat boyayla kapatmanız ya da mühürlemeniz bir şeyi değiştirmez; o ağaç genleşmeye ve daralmaya devam eder. Sadece boyut değiştirse iyi, ağaç aynı zamanda çarpılır. Bir tarafı havaya kalkar, diğeri içeri göçer, ucu kıvrılır, bel verir. Marangozluk yapmaya niyetliyseniz bu durum tam bir baş belasıdır. Eskiden bu hırçınlığı dizginlemek için her şeyi birbirine çivilerlerdi. Çiviler esnektir, ağacın nefes almasına bir yere kadar müsaade eder ama levhayı bir arada tutar. Gelgelelim, dört yüz yıllık bir sandık kapağının o içler acısı halini gördüğünüzde çivinin de bir yere kadar yettiğini anlarsınız; kapak öyle bir eğrilmiştir ki artık kapanması imkansızdır. Kapıların başındaki dert de tam olarak budur. Havada asılı duran dev bir ağaç levha, vaktinden önce yamulup işlevini yitirmeye mahkumdur.

Eski marangozlar zeki adamlardı. Çözümü ağacı hapsetmekte değil, onu özgür bırakmakta buldular. Kapı ya da kapak yapacakları parçayı biraz küçültüp sağlam bir çerçeve içine yerleştirdiler. Asıl devrim ise şudur: Çerçevenin köşelerini birleştirip yapıştırdılar ama o orta kısımdaki paneli hiçbir şeye bağlamadılar. Ne bir çivi ne bir damla tutkal. Çerçevenin iç kenarına bir kanal açtılar ve panel o kanala hafifçe gevşek bir şekilde oturdu. Nem çöktüğünde panel o boşlukta rahatça genişliyor, çerçeve ise onu dümdüz tutarak eğrilmesini ya da bükülmesini engelliyordu. Bir kere bu mantığı kavrayınca her şey değişti. Bu sistem sadece kapılarda değil, mobilyaların her yerinde boy göstermeye başladı. Artık pahalı çivilere ihtiyaç kalmamıştı, ağaçlar kendi çerçevelerinde birer mühendislik harikası olarak duruyordu.

İlk başlarda bu paneller dümdüz ve süssüzdü; böylesini yapmak zahmetsizdi. Marangozlar dayanıklılık adına kalın levhalar kullanıyor, ancak bu levhaların kenarlarını çerçevedeki o ince kanala sığdırabilmek için inceltmek zorunda kalıyorlardı. Zamanın para demek olduğu o dönemlerde, kenarlara düzgün bir basamak açmak yerine, bir balta ya da el rendesiyle kenarları gelişi güzel yontup geçiyorlardı. Bu aslında kaba ve özensiz bir işçilikti; kimse o yamuk yumuk yüzeylere bakmazdı. Orta Çağ’dan Jakoben dönemine kadar bu kaba kenarlar levhanın arka yüzünde, yani gözden ırakta saklanırdı. Sonra bir gün, bir usta çıktı ve o yontulmuş kenarları pürüzsüz hale getirdi; köşeleri keskinleştirdi ve "Neden bunu saklıyoruz?" diye sorup paneli ters yüz etti. Kabartmalı panel, yani bugün bildiğimiz o klasik görünüm işte böyle doğdu.

enter image description here

1660'ların İngiltere'sinde bu iş bambaşka bir boyuta evrildi. Hollanda'dan gelen o süslü ve iddialı mobilya akımı, sade panelleri yetersiz bıraktı. Marangozlar o yumuşak, belirsiz pahları keskinleştirdiler. Panelin tam ortasında "saha" dedikleri o net ve düz alanı ayırarak, bugün Batı kültürünün her köşesinde rastladığımız o klasik görüntüyü, yani kabartmalı ve sahalı paneli yarattılar. Artık sadece bir kapak ya da kapı değil, koca odalar bu geometrinin esiri olmuştu. Ağacın genleşme sancısına bulunan bu pratik çözüm, bir anda yüksek sınıfa hitap eden bir zenginlik göstergesine dönüştü.

Peki, bugün neden hala bu şekli görüyoruz? Benim atölyemin kapısı ağaç bile değil; tamamen yapay bir malzeme, bir fiberglass yığını. Ama üzerinde hala o 18. yüzyıldan kalma ahşap işçiliğinin izleri var. Çünkü dümdüz bir yüzey ruhsuzdur, ucuz hissettirir. Bu paneller, en sıradan malzemeye bile bir haysiyet ve derinlik katar. Fakat asıl mesele sadece "şık" görünmesi değil, ışığı yönetme becerisidir. Eski ustalar ışığın ve gölgenin nasıl manipüle edileceğini çok iyi biliyorlardı. Sabah güneşinin bir garaj kapısına vurduğunu düşünün. Kapı aslında bembeyazdır ama o keskin kenarlar sayesinde gözünüz orada parlak beyazı, kremsi tonları, griyi ve neredeyse siyaha yaklaşan derin gölgeleri aynı anda görür. Bu panel, tek bir rengi koca bir palete dönüştürür. Bir kere bu detayı fark ettikten sonra, bir daha asla eski gözlerle bakamazsınız; her sokak başında bu sessiz mühendisliğin ve ışık oyununun izlerini sürmeye başlarsınız.